KUR’AN DA DÜNYA DIŞI YAŞAM
Kur’ani Kerim’de UFO’larla temastan söz ediliyor mu? Bu ilahi metinde, günümüzün en ilginç sorunlarindan biri olan UFO ile ilgili mesajlara yer verilmis miydi? Genelde Kur’an etrafinda yapilan çalismalarla buna hemen ‘evet’ demek mümkün degil… Kur’an’da bizden baska varliklarin mevcudiyeti söz konusudur ama bizim ‘uzaylilar’ diye tanimladigimiz, metabolizmalari bizimkine benzer yaratiklarin varligindan açikça söz eden ayetler var midir? “Uzayda canlilar var mi?” diye bir din adamina veya Kur’an yorumcusuna bir soru yöneltseniz alacaginiz cevap hemen ‘evet’ olacaktir… Çünkü Kur’ani Kerim, insanlardan baska, en az dört türden bahsediyor. Bunlar melek, cin, seytan ve ruhanilerdir. Kur’an’a göre bütün bu türler bizim dünyamizin da içinde yer aldigi evrende yasiyorlar. Ve hatta bizim mekanlanmizi bizimle paylasiyorlar. Ancak, yapilan izahlar Isiginda, bu türlerle bizim metabolizmamiz arasinda bir benzerlik kurmak mümkün degildir. Bununla birlikte, bu soyut varliklarin hemen hepsinin ‘temessül’ yani baska bir form içinde görünebilme yetenekleri vardir.
Bizim aradigimiz, metabolizma bakimindan bize tam olarak benzemese bile bize yakin olan formlardir. Peki kutsal kitabimizda, böyle bir varliktan söz ediliyor mu? Bunun cevabi süphesiz “evettir. Kur’ani Kerim bu türlerin disinda bir de “Dabbe” den söz eder. Dabbe kelimesi, daha çok canli, suurlu ve kendi arzusuyla yer degistirip yürüyebilen ve yeme içmeye ihtiyaç duyan varliklari anlatir. Metabolizma açisindan cinden de melekten de Seylan’dan da farklidir. Nitekim bu kelime daha çok hayvanlar ve insanlar gibi beslenmeye ihtiyaç duyan varliklari kapsamina alir. Dabbe’nin tariflerini de yine Kur’an’da bulabiliyoruz.
Evrende yalniz varolmak için yaratilmadik.
Çok eski bazi rivayetlerde, insan neslinden önce Nesnas denilen bir türün, yeryüzünde yasadigi, o dönemde, yeryüzünün gerçek sahipleri olan bu varliklarin, ayni zamanda ‘hilafet’ yani bugün insanin üstlenmis oldugu Tanri’ya muhatap olma vasfi makaminda bulunduklari belirtiliyor. Fakat bu tür,zaman içinde istikametini kaybettigi için toptan imha edilmisler ve onlarin yerine cin taifesi atanmistir. Sonunda Allah, meleklere ve diger muhatap varliklara, insan diye bir varlik yaratacagini ve onlari yeryüzüne gönderecegini deklare edince, Kur’an’in yalin ifadesiyle ‘cin’, ‘melek’ ve “‘seytan diye anilan türler, insan türünün evrendeki dengeyi bozacagini ve uzun savaslarla birbirlerini yok edeceKlerini belirterek itiraz ettiler. (Bakara Suresi) Ama Allah onlara, ‘sizin bttmediklerinizi de biliyorum’ diyerek insani yaratti ve dünyaya ‘halife’ tayin etti. Üstelik ‘melek’ dahil bütün varliklari, Adem’e secde etmeye çagirdi. Bu, bir tür, üstün varligi tayin etme seremonisiydi. Seytan bu çagriya uymadi ve insan türüyle her alanda savasacagini dile getirdi. Kur’an’da genis genis anlatilan bu ‘gaybi’ hadise, aslinda ayni zamanda, insan türünün evrendeki mücadelesinde baska varliklarla da hesaplasmak zorunda kafacaginm açik bir kanitiydi.
Demek insan, sadece kenaisine ‘müsahhar’ edildigi emrine verildigi belirtilen tabiata hükmetme mücadelesiyle kalmayacak, kendi varligini korumak icin, üstün formda yaratilmis varliklarla da mücadele etmek zorunda kalacak… Kur’an’in açik ifadelerinden anladigimiz, bu mücadelenin cin ve seytan taifesiyle verilecegi yolundadir. Üstelik bu her iki türle yaptigi mücadele ‘enfüsi’ (içsel) bir mücadeledir. Yani liyakat ve kimlik mücadelesi… Oysa Mülk Suresi, açik açik, uzaydan saldiracak bir türden; uzaylilardan söz ediyor. Bunlarin özel kimlikler tasiyan varliklar oldugunu ayet metninde yer alan ‘men’ sözcügünden anliyoruz. Ayette geçen ‘men fi’sSemai’ ifadesinde men, kim sorusuna verilen cevaptir. Eger bu ayet gökten basimiza inecek ilahi belalar veya bir yildiz çarpmasi olsaydi, ‘men’ yerme ‘ma’ kelimesinin kullanilmasi gerekirdi. Arapça’da ‘men’ ingilizceöeki ‘Who’ sözcügünün karsitidir… “Ma* ise that’ sözcügünün… Demek ki, uzayda bizimle teke tek karsilastirilacak varliklar vardir ve var olmalidir.
Yedi dünya kavrami
Simdi biraz da insanin ilk yaradilisindan söz edelim. Bize, Kur’an’da anlatilan sey. Adem’in topraktan yaratilan
ilk insan oldugudur. Adem, önce ‘cennet’e konmus, burada, bugün eseysiz üreme diyebilecegimiz bir yöntemle ondan bir es Havva yaratilmis ve daha sonra da isledikleri bir hatadan sehvetlerine maglup olup, içinde yasadiklari atmosferi kirletmelerinden dolayi ‘asagi’ diye nitelenen dünyaya sürülmüstür… Kur’ani üslupla Adem ile Havva’nin, yani ilk atalarimizin hikayesi böyledir. Burada akla söyle bir soru gelir; Adem ile Havva cennette idilerse dünyaya nasil geldiler? Tabii ki hemen Allah’in her seye muktedir oldugunu söyleyeceksiniz. Muhakkak ki Allah her seve muktedirdir. Ama Adem’in cennetten çikarildiktan sonra tabi oldugu kanun, determinist ve sebep sonuç iliskisine dayanan evrensel kanunlardir. Yani kudret yurdu sebep sonuç iliskilerinin geçerli oldugu evren olan cennet’ten çiktiktan sonra sebep sonuç iliskilerinin geçerli oldugu ‘hikmet yurdu’na esyanin olusumunda sebep gerekliliginin ortadan kalktigi evrene geçti Burada her seyin bir vasitasi olmaliydi. Dolayisiyla, cennetten çikarildiktan sonraki maceralarim akil yoluyla izah edebilmemiz gerekirdi. Çünkü eger cennet bu dünya üzerindeyse, sürülme nasil gerçeklesmisti? Daha da önemlisi, eger Adem ile Havva atmosferimizin disindaki bir yerden dünyaya gelmislerse, zarar görmeden atmosferi nasil geçtiler. Ve niçin ayri ayri yerlere düstüler… Sonra ayri ayri yere düstükleri halde bulusma noktasini nasil bildiler ve nasil birbirlerini buldular? Ve hangi vasitalarla yön tayini yaptilar?
Herhalde Adem ile Havva’nin atmosferi olusmamis bir dünyaya gönderildiklerini iddia etme sansimiz yok. Çünkü Rahman Suresi’nde Cenabi Hak, yerkürenin insanlar için nasil hazirlandigini safha safha anlatir…
“Semayi yükseltti ve ona ölçü koydu. Sakin bu ölçüleri bozmayin. Siz de bu dengeleri koruyun ve dengeleri zorlamayin. (Ve sonra) yeri ‘Enam’ için yasanabilir kildi. Onda meyve ve salkimli hurmalar var. Yaprakli taneler ve hos kokulu meyvelar var. Simdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanliyorsunuz? Ve insani fokurdayan balçiktan yaratti” ‘Rahman Suresi,714)
Burada kastedilen ‘sema’ tefsirlerde iki anlamda kullanilir; atmosfer ve gökyüzü. Her ikisi de belli ölçekler ve mizanlar üzerine kuruldu. Bu ‘ölçü’ kavramiyla hem uzayin ruhunu teskil eden müthis denge kastedilir, hem de atmosferi teskil eden hava küresinde yer alan gazlarin gramajlari kastedilir. Azot, gazlar ve oksijenin dagilim ve miktarlari insanin varligini en iyi sekilde sürdürebilmesi için gerekli miktarlarda tutulmustur. Böylece atmosfer toprak kökenli varliklarin yasamasini saglayacak duruma getirildi. Bu iki a
yetin hemen devaminda gelen iki ayet çok ilginç bir ikaz tasimaktadir. Cenab’ Hak, insani, ‘dengeleri bozmamak’ hususunda uyariyor ve ölçüyü elden kaçirmayin” diyor. Çünkü insanin bir özelligi de bozmaktir.
Adem ve Havva nereden geldiler?
O yüzden, Allah, ancak bugün, yani yaptigimiz ölçüsüzlükler ve ürettigimiz zararli gazlar yüzünden ozon tabakasinin delinmesiyle anlayabildigimiz bir konuya dikkatimizi çekiyor. Atmosferdeki dengeyi bozabilecegimizi, bunun da sonumuzu hazirlayacagini hatirlatiyor. Ve bu dengelerin korunmasi konusunda insani uyariyor… Birinci sirada atmosferin yaratilmasi, yani asiri sicaklarla yerkürenin tabiatinda bulunan buharlarin yükselip atmosferi olusturmasi, ikinci etapta, bu atmosferdeki gazlarin insan tabiatina uygun miktarlarda düzenlenmesi, üçüncü etapta da yeryüzündeki bitki örtüsünün insan ihtiyacina göre ayarlanmasi… (Rahman Suresi’nin üçüncü ayetinde dev agaçlardan ve ormansi otlaklardan bahsedilir. Ala Suresi’nde ise bu dev otlaklarin yerin dibine geçirilerek onlardan akiskan bir sivinin yani petrolün var edildigi hatirlatilir) Nitekim. önce dev otlaklar, ardindan meyve agaçlari ve taneli bitkiler ve nihayet nazenin varlik olan insanin dünyaya tesrifi…. “Biz insani fokurdayan balçiktan yarattik” diyerek Cenabi Hak, balçiktaki kimyasal aktiviteye dikkat çeker.
Sonuç olarak insan yerküreye indirildigi zaman yerkürenin onu disardan gelecek meteor ve yabanci cisimlere karsi koruyacak atmosfer gibi bir koruyucusu vardi. Peki öyleyse, Adem ile Havva, yine insanoglunun yasadigi ama artik yasanmaz hale getirdigi bir dünyadan, bir uzay araciyla dünyamiza gelmis olmazlar mi? Bizim neslimizin atasi olan bu iki insan, bizim dünyamiz gibi bir dünyadan geldiler dersek çok mu saçma olur?
Adem ile Havva, insan türünün bozgunculuk ve fesatçilik özelliginden dolayi, tükettikleri bir dünyadan uzaya atilmis iki kahramandi belki de… Pekala söyle diyebiliriz; milyon milyon yil önce, bu evrenin bir baska aleminde, belki de bugün asiri sicaklar sonucu yasanmaz bir hale gelmis ama hala hayat izleri tasiyan Mars’ta yasayan insan nesli, kendi yanlislari ve günesin genisleyen sicaklik halesi sonucu artik o gezegende varligim sürdüremez hale geldi. Ulastiklari teknolojiyi, türlerinin devamim saglamak için kullandilar. Seçtikleri bir çifti, kapsüle koyup, buzul çagindan henüz çikmakta olandünya gezegenine firlattilar. Gemilerinin adi ‘Fülki’lMeshun’ (hayat . için gerekli her türlü kaynagi içinde barindiran gemi, uzay gemisi, denizalti vs. gibi) idi. Nitekim Kur’an’da bir iki yerde Cenabi Hak, “Zürriyyetiniz’i Fulki’l-Meshun ile tasidik” buyurur. Ve ona benzer daha nice gemi yarattigim hatirlatir… Bu geminin zahiri veya tarihi karsiti Nuh Tufani’nda kullanilan;
Cebrail’in (o en büyük melegin adidir, ileride melek kelimesi üzerinde de duracagiz) talim ve gözetimi altinda insa edildigi* belirtilen gemi olmakla biritkte bundan pekala yildizlar arasi seyahat eden bir gemiyi anlamak da mümkün. Çünkü. Kur’an ‘atalarinizi’ demiyor ‘zürriyyetinizi’ diyor… Bu ifade bizim neslimizin akibetinden de haber verir gibidir. Belki, bizim neslimiz de, yasadigi dünyayi yasanmaz hale getirdikten sonra, hayat belirtisi tespit ettigi buzul çagindan yeni yeni çikan bir gezegene neslinin örneklerini gönderecektir. Tabii, yasayan insan nesli son nesil degilse… Çünkü bazi kaynaklarda, su anda dünya üzerinde yasayan neslin insan irkinin 13. versiyonu oldugu ve insan irkinin bugüne kadar, en az alti dünya tükettigi belirtilir. Bediüzzaman Saidi Nursi, “isaratü’li’caz” adli tefsir denemesinde, Bakara Suresi’ndeki “O Allah ki, yeryüzündeki her seyi sizin için yaratti. Sonra göge yöneldi ve onu 7 uzay halinde düzenledi. O, her seyin gerçegini bilendir” ayetini yorumlarken, ‘Yedi’ kelimesi üzerinde uzun uzadiya durur ve bu ayetten, “Yerküremiz gibi atmosferi bulunan yedi dünyayi anlamanin” mümkün olabilecegini hatirlatir… Demek ki, biraz cesur bir yorumla, yedi dünyadan ve üzerinde yasayan insansi varliklardan söz etmek pek de akil disi olmayacak…
Ayların İsimleri Nereden Geliyor?
Olay, Sezar döneminde geçiyor. Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları
çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes’e emir veriyor.
O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor.
Sosigenes de çözüyor:
HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK.
HER YILDAN 6 SAAT ARTACAK.
ARTAN SAATLER 4 YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK VE
O YIL 365 + 24 SAAT = 366 GÜN OLACAK.
366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31
gün
çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak?
Yüce Sezar emir veriyor: 365 GUN CEKEN YILLARDA EN SON AYDAN 1 GÜN
DÜŞÜLSÜN. O zamanlar yılın son ayı Şubat, yılbaşı ise Mart ayıdır.
(September=7, October=8, November=9, December=10. Kelimelerin gerçek
anlamları böyledir. Şimdiki ay isimleri de buradan geliyor.)
böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.
Yüce Sezar,
bununla da yetinmeyip doğduğu aya kendi ismini vermiş: JULIUS, yani
JULY.
Sonradan imparator olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamış ve sonraki
aya kendi ismini vermiş: AUGUSTUS, yani AUGUST. Ancak Julius Sezar’ın
ayı 31 günken Augustus’un ayı 30 gün olur mu ? O da emir vermiş: YILIN
SON AYINDAN 1 GÜN DAHA ALIN, BENİM AYIMI DA 31 GÜN YAPIN. Zavallı
Şubat’tan 1 gün daha Alınmış ve Ağustos’a eklenmiş. O gün bu gündür
Şubat
ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar’ın ayı Temmuz ve
Augustus’un ayı Ağustos da peşpeşe 31 gün çeker oluvermiş
Marlboro nasıl tutuldu ?
Marlboro firması ilk kurulduğunda işleri çok kötü gidiyormuş. şirket
iflasın eşiğinde iken bir adam gelmiş, “satısları bir ayda 3 katına
çıkarırım ama bunun karşılığında da şirketin yarısına ortak olurum, yok
çıkaramazsam ömrümün sonuna kadar fabrikada bedava tütün sararım” demiş.
Marlboro’nun sahipleri zaten çıkmaz sokaktaymıs, “Bir haftaya kalmaz
batacağız, kaybedecek neyimiz var ki”
diyerek kabul etmişler teklifi…
Adamın bunlardan tek isteği binlerce boş Marlboro kutusuymuş. Zaten depoda
milyonlarcası varmış, talebini karşılamışlar hemen.
Sonra bizimki bütün paketleri tek tek ezmis ayağıyla, gece 12′den sonra da
hepsini uçaktan bütün Amarika ‘nın üstüne atmış. Sabah millet uyanınca bir
bakmış ki her tarafta boş Marlboro kutuları.
“Yahu, bu sigara bu kadar çok içildigine göre vardır bir hikmeti” diyerek
sigara bayilerine akın etmişler.
şirket o ay 3 degil 5 katı satış yapmış. Tabii bizim adam da şirketin
yarısına ortak olmus. O kişi de kimmiş biyor musunuz ?
Philip Morris….
Devamını oku »DR. HALUK NURBAKİ
1950′li yılların başında Amerikalı ilim adamı Waksmann, hastahanedeki yorucu çalışmalarından biraz olsun uzaklaşabilmek için, şehrin dışında bir gezinti yapmaya çıkmıştı. Kuş sesleriyle cıvıldaşan köy yolu, büyük ağaçlarla dolu olan bir mezarlığın yanından geçiyordu. Waksmann, mezarlar arasında gezinen 75-80 yaşlarındaki mezarcıyı görünce, karaşında bazı soruların belirdiğini hissetti. Ve yaşlı adamla konusunca, onun 60 yıldır aynı işi yaptığım ve bu süre içinde bir kere bile hastalanmadığım hayretle öğrendi.
Peki, ama bunca mikroplu hastalıktan ölen ve cesetleri toprağa gömülen insanlar, neden bir mikrop yuvası haline gelip bütün insanlığın ve tabii ki ilk önce mezarcının başına belâ olmuyordu?
Değerli bir araştırmacı olan Waksmann bu sorunun peşine düştü ve gördü ki, toprağa giren her ceset, daha 20 saate varmadan bütün hastalık mikroplarından temizleniyordu. Ve toprakta, bu işle vazifelendirilmiş yüzlerce tür bakteri yaratılmıştı.
Waksman’ın, cesetlerde bulunması mümkün olan bir sürü hastalıktan sadece veremin hangi bakteriler tarafından temizlendiğini araştırdı ve bunların, stroptomyces adı verilen bakteriler olduğunu keşfetti.
Toprağın bu müthiş sırrı, insanoğlunu (diğer hastalıklar dan olduğu gibi) verem belasından da kurtarıyor ve çalışmalarından dolayı Waksmann’a Nobel mükafatı kazandırıyordu.
Bu araştırmadan sonra ilim adamlarının gözleri, ayaklarımız altındaki dünyaya çevrilmiş ve bu dünyanın göz kamaştırıcı Özellikleri, birer birer ortaya çıkmaya başlamıştır. Modern araştırmaların bugün varmış oldukları son nokta, toprağın her zerresinde yüce yaratıcının “hayat verici” manasındaki isminin tecelli ettiği şeklindedir.
Bu buluşun, henüz çok yeni olduğunu ifade ederek, 14 asır öncesinden beri yankılanan bir sese kulak verelim.
“.. ölü toprağı canlandırmamız, onlar için bir delildir. Onu dirilttik ve ondan yenen taneler çıkarttık.”
Yukarıda mealen verilen 36. sürenin 33. ayetini yorumlarken, bu ayetin ilme ışık tutan noktalarını göstermiş olacak ve bu arada bazı ilmî gerçekleri belirtmeye çalışacağız.
1- Ayetteki ölü toprak tabakası, “ölü arz” olarak geçmektedir. Yani umumiyetle, arzın (yerkabuğunun) bütün toprağı kastedilmiştir.
2- Ayette geçen “Bu bir ayettir” tabirinin mânâlarından biri de, “İlahî bir ibret” demektir. Ve basında bu ifadenin yer aldığı ayetlerde, çok önemli ve ilmî açıklamalar yapılacağına işarettir.
3- Ayette geçen “O’nu dirilttik” ifadesi, yerkabuğunun ilk ve tabii halinin ölü olduğunu, jeolojik bir gerçek olarak dile getirmektedir.
4- Ayette, dış yüzüyle ölü sanılan toprağın, gerçekte canlı olduğunun bildirilmesi, başlı başına bir mucizedir. Çünkü toprağın en az % 80′i, canlı organizmalar topluluğundan ibarettir. Dikkat edilecek olursa, ayette “toprağın içinde canlılar vardır” mealinde bir ifade geçmemekte, aksine “O’nu dirilttik” denerek, toprağın bütünüyle canlı olduğuna dikkat çekilmektedir.
Evet, bu ayet, gerçekten mucizedir. Çünkü toprakta bazı canlıların yaşadığı 100 yıldır bilinmesine rağmen, onun tamamiyle canlı olduğu, ancak 40 yıl önce keşfedilmiştir.
Toprak, ayette belirtildiği gibi, o kadar canlıdır ki, onun kesme şeker büyüklüğündeki her parçasında (l cm3) en az l milyar faydalı canlı yaşar.
Avucumuzu dolduran bir avuç toprak yüz milyar civarındaki canlının cansız gibi görünen muhteşem dünyasıdır.
5- Ayet, hayatın toprak kanalıyla bitkilere ve oradan da hayatımıza yansıdığım beyan eder ki, bu da biyokimya açısından fevkalade Önemlidir. Evet, yukarıda görüldüğü gibi toprak, kirli bir toz yığınından ibaret değildir. Ve onu “canlı” haline getiren mikroorganizmaların da, bazı inkârcıların dediği gibi “ilkel canlılar” ifadesiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Şimdi biz bu bakterileri ele almaya çalışacağız.. Neticede, onlara “ilkel canlılar” diyen inkarcıların, ne kadar “ilkel” olduğunu göreceksiniz.
Topraktaki en önemli vazifeyi, azot bakterileri yapar, Bu bakteriler, azot moleküllerini artı ve eksi değerler arasında işlemek kabiliyetine sahiptir. Yani azot bakterileri, kimyevî tabiri ile mükemmel sentez laboratuarları’dır. Havadan azotu alarak ondan eksi değerli bileşikler hazırlayan bu bakteriler, azotu hala çözemediğimiz bir metodla, indirger ve hidrojenle birleşebilecek bir niteliğe getirir. Bu yüzden yağmur suyuna ihtiyaç duyulur. Ölü gibi duran toprağın, yağmurla birlikte canlanmasının sebebi budur.
Toprakta ikinci tür bir bakteri grubu da, aldığı İlahî program gereği olarak “analiz grubu” şeklinde vazife görür. Bu bakteriler, toprağa düşen, herşeyi parçalama ayırarak sentezci mikroplara hazırlar. Her biri birer usta kimyager gibi çalışan bu bakterilerin “parçalama” işlemine, onlara “ilkel” diyen inkarcıların Öldükten sonra toprağa gömülen cesetleri de dahildir. Radyobiyoloji konusunda uzman ilim adamlarını dahi büyük bir hayrette bırakan yukarıdaki işlemlerin, bugün en gelişmiş laboratuarlarda dahi yapılması mümkün değildir. Ve toprak bu mükemmel özelliğiyle, adeta uçsuz bucaksız bir kimya şehrine benzer.
Bakterilerin marifetleri, bunlardan ibaret sanılmamalıdır. Bu bakterilere, azot 15 adı verilen ve radyoaktif elementlerden kurulu olan bir aminoasit besin olarak verildiğinde, bakterilerin radyoaktif maddeyi 2 kuşak sonra bünyelerinden attığı, hayretle müşahede edilmiştir.
Bilindiği gibi, bitkilerin protein ihtiyaçları do, bakteriler tarafından hazırlanır. Böylece yerkabuğu üzerinde hayatın temel halkası, bu noktadan başlar. Ayrıca bakteriler bileşikleri (metallere kadar) işleyerek, bitkilerin ihtiyacı olan elementleri hazırlar.
Bunlardan çok daha ihtişamlı bir hadise de, bakterilerin bitkilere hormon yapmasıdır. Çünkü bitkiler, şiddetle ihtiyaç duydukları hormonları kendileri karşılayamaz. İşin daha hayret verici yanı, bakterilerin bu faaliyet aracılığıyla, bitkilerin büyümesini kontrol altında tutmalarıdır.
Bir bölgeye, 20 yıl boyunca yağmur düşmediğin i düşünün. O bölgede hayat izleri kaybolacaktır. Acaba bu bir son mudur? Kur’an’da “O ölü toprağa can vermemiz ve ölü bir şehir gibi diriltmemiz, mucizedir” buyuruluyor.
Kuraklık sebebiyle biyolojik yönden ölmüş olan bir toprağa yağmur yağınca, yukarıda belirttiğimiz hayat ışıkları yanıvermektedir. Tıpkı elektriği kesilen bir şehrin yeniden elektriğe kavuşması ve canlanması gibi.
Acaba toprak nasıl dirilmektedir?
Topraktaki su kaybolunca, bütün iyon enerjileri tükenmekte ve hayat durmaktadır. Ne var ki, İlahî mucize, topraktaki bakterilerin genetik şifrelerini dondurmakta ve böylelikle şifreleri bozulmayan bakteriler, mezarlarında mahşeri, yani yeniden dirilişi bekleyen cesetler gibi beklemektedir. Evet, o durumdaki bakteriler, İlahî kudretin yağmurla birlikte gelecek olan “dirilin” emrini niyaz etmektedir.
Neticede yağmur gelir ve Kur’an’ın “Biz her canlıyı sudan çıkarttık” mealindeki sırrı teceili eder. Yağmurla birlikte topraktan yükselen güzel kokuyla, adeta onun şükrettiği hissedilir. Semada elektrikle güçlenen su iyonları, bin bir bakteri tohumunun imdadına yetişir ve genetik şifrelerin dondurulmuş olan kapıları, hidrojen iyonunun kılıncıyla birer birer açılır.
Milyarlarca bakteri, bir ibadet vecdi içinde tekrar sahneye çıkar ve ilahî kompüterin kendilerine vermiş olduğu emirleri, kusursuz olarak yerine getirirler.
Cenab-ı Hak, Kur’an’da bu esrarlı hadiseyi açıklarken, haşrin de buna benzediğini ifade etmektedir.
Şu halde “canlılık” olayında, yüce kitabımızda, birkaç yönlü mesaj verilmektedir. Buna göre topraktaki canlılığın temel unsuru, ondaki “konserve canlılar: DNA’lar” ile, bakterilerin muhteşem faaliyetlerinden kaynaklanır. Toprak umumiyetle oksijen, azot ve karbondioksit akımım tanzim ederek, sinesinde mikroorganizmalardan başka böcek ve kurt gibi milyarlarca canlıya da hayat imkânı sağlamaktadır.
Toprağın, manadaki sırrını, bu noktalardan ele alırsanız:
1- Toprak, içinde bulunan sonsuz sayıdaki canlının, ibadet vecdi içinde niyaz ettiği muhteşem bir mâbeddir.
2- O, sanki sonsuz bir ahlakın filozofudur. Her türlü ezaya, cefâya, soğuğa, sıcağa ve susuzluğa karşı, müthiş bir tevekkülle katlanır.
3- Ve toprak, bazı şeyleri öğretir insana. Onun üzerine en kirli şeyleri dahi dökseniz, o size gergefinin olağanüstü sanatından bir gül veya bir karanfil hediye edecektir.
4- Nihayet o, sinesine en nazlı canları alır, yüceleri sarar boylu boyunca.
Ve ruhları yıldızlarda gezerken, onların mübarek vücutlarını kıyamete kadar bağrında saklar.
Hasretle ve yeni bir doğuşa kadar.